Sürdürülebilir Havacılık Yakıtı (SAF), küresel havacılığın karbon çıkmazına sunduğu en güçlü çözümlerden biri olarak öne çıkıyor. Peki Türkiye bu yeni dönemin neresinde duruyor? Kâğıt üzerindeki hedeflerle pistteki gerçekler ne kadar örtüşüyor?

Havacılık sektörü için mesele artık sadece daha fazla uçmak değil, konunun odağı aslında ne şekilde uçmak. Karbon emisyonlarının küresel ölçekte yaklaşık yüzde 2–3’ünden sorumlu olan havacılık, “net sıfır” hedefleri konuşulurken gözlerin çevrildiği ilk sektörlerden biri. İşte bu noktada Sürdürülebilir Havacılık Yakıtı, yani SAF, neredeyse sihirli bir anahtar gibi sunuluyor. Ama Türkiye’de bu anahtar gerçekten kapıları açıyor mu, yoksa hâlâ cebimizde mi duruyor?
Şurası hepimiz için net, Türkiye’de SAF kullanımı başladı, evet. Ancak bu kullanım, yerli üretime dayalı bir dönüşümden çok, ithal edilen SAF’ın geleneksel jet yakıtıyla harmanlanması şeklinde ilerliyor. İstanbul Havalimanı’nda yapılan sınırlı ikmaller, sektör için sembolik ama önemli adımlar. Yani gökyüzünde SAF var ama ipek de kendini belli etmiyor.
Regülasyon
Asıl kırılma noktası regülasyon cephesinde yaşanıyor. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı SAF talimatı, Türkiye’nin bu yakıtı artık “deneme alanı”ndan çıkarıp resmî bir politika başlığı haline getirdiğini gösteriyor. Uluslararası baskı da cabası: ICAO’nun CORSIA mekanizması, havayollarını emisyon azaltımı konusunda ülkeleri köşeye sıkıştırırken, SAF’ı neredeyse kaçınılmaz bir seçenek haline getiriyor. Peki, Türkiye bu zorunluluğa hazırlıklı mı, yoksa son anda yetişmeye mi çalışıyor?
Bugün gelinen noktada en büyük eksik, yerli üretim. Büyük enerji oyuncuları SAF konusunda niyet beyanlarını açıkça ortaya koyuyor, rafineriler için takvimler konuşuluyor, iş birlikleri duyuruluyor. Ancak ortada hâlâ çalışan, yüksek kapasiteli bir SAF üretim hattı yok. Bu da Türkiye’yi kısa vadede dışa bağımlı bir kullanıcı konumunda bırakıyor. Yeşil dönüşümden söz ederken, hammaddeden yakıta kadar zincirin başka ülkelerde kurulması da akıllara bunun ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusunu getiriyor.

SAF Taahhütleri
Havayolları cephesinde tablo biraz daha umutlu. Türk Hava Yolları başta olmak üzere bazı taşıyıcılar SAF taahhütlerini açıkça dile getiriyor. Ancak bu taahhütlerin operasyonel ölçekte ne kadar yaygınlaşacağı, büyük ölçüde yakıtın erişilebilirliği ve maliyeti ile ilgili. Çünkü SAF hâlâ pahalı ve havacılık sektörü, marjların zaten ince olduğu bir alan.
İşin doğrusu Türkiye’de SAF, şu an için bir vizyon, bir hazırlık ve biraz da sabır işi. Doğru regülasyon adımları atılıyor, sektör konuşuyor, herkes aynı yönde bakıyor. Ama pistten havalanan şey henüz güçlü bir dönüşüm değil; daha çok “ısınma turu”. Önümüzdeki birkaç yıl, Türkiye’nin SAF’ı gerçekten stratejik bir enerji başlığına mı dönüştüreceğini, yoksa küresel rüzgârı uzaktan izlemekle mi yetineceğini netleştirecek gibi.
