Küresel deniz koruma çabaları açısından tarihi bir dönüm noktası olarak görülen Birleşmiş Milletler Açık Denizler Anlaşması, 17 Ocak itibarıyla yürürlüğe girerek dünya okyanuslarının yönetiminde yeni bir dönemin kapısını araladı.

17 Ocak itibarıyla dünya okyanuslarında sessiz ama büyük bir değişim yaşandı. Birleşmiş Milletler’in yıllardır üzerinde çalıştığı Açık Denizler Anlaşması, resmen yürürlüğe girdi. Bu anlaşma, ülkelerin egemenlik alanı dışında kalan ve bugüne kadar büyük ölçüde “sahipsiz” kabul edilen açık denizler için ilk kez kapsamlı ve bağlayıcı bir yönetim modeli getiriyor. Kısacası, gezegenin en büyük ama en az korunan alanı için artık bir oyun planı var.
Açık denizler, okyanusların yaklaşık yüzde 60’ını oluşturuyor. Balıkçılıktan gemi taşımacılığına, biyoteknolojiden enerji arayışlarına kadar pek çok faaliyetin kesiştiği bu alanlar, aynı zamanda iklim krizi, aşırı avcılık ve kirliliğin de en kırılgan sahnelerinden biri. Bugüne kadar koruma çabaları parçalıydı; niyet vardı ama çerçeve yoktu. Yeni anlaşma tam da bu boşluğu doldurmayı hedefliyor. Peki ne değişiyor? Öncelikle, açık denizlerde deniz koruma alanları ilan edilmesinin yolu açılıyor. Yani sadece kıyılara yakın bölgeler değil, okyanusun ortası da “korunacak alan” olarak tanımlanabilecek. Ayrıca çevreye ciddi zarar riski taşıyan faaliyetler için çevresel etki değerlendirmesi yaklaşımı uluslararası bir standart haline geliyor. “Önce yapalım, sonra bakalım” dönemi yerini, “önce etkisini göster” anlayışına bırakıyor. Anlaşma aynı zamanda deniz genetik kaynaklarından elde edilen faydaların daha adil paylaşımı ve gelişmekte olan ülkeler için kapasite geliştirme gibi başlıklara da alan açıyor.
Elbette bu bir sihirli değnek değil. Anlaşmanın gücü, kâğıt üzerindeki hedeflerinden çok, nasıl uygulanacağıyla ölçülecek. Açık denizde denetim zor, yaptırım karmaşık, uzlaşı zaman alıcı. Ama yine de şu gerçek değişmiyor: İlk kez, okyanusların büyük kısmı için “kimin ne yapabileceği” sorusuna kolektif bir cevap veriliyor. Bu anlaşma bir dönüm noktası. Geç kalınmış olabilir ama hâlâ anlamlı. Okyanuslara “sonsuz” muamelesi yapmanın bedelini yeterince ödedik zaten.
