Nike’ın yıllardır bayraktarlığını yaptığı çeşitlilik hedefleri, ABD’li düzenleyicilerin “beyaz çalışanlara ayrımcılık” iddiasıyla başlattığı federal soruşturmayla sarsılıyor; sürdürülebilirlik artık sadece doğayı değil, şirketlerin adalet terazisini de sorgulatıyor.

Dünya devi Nike, federal bir mahkemenin odağında: Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu (EEOC), şirketin çeşitlilik, hakkaniyet ve kapsayıcılık (DEI) programlarının “beyaz çalışanlara karşı bilinçli bir ayrımcılık” yaratıp yaratmadığını soruşturuyor. Sürdürülebilirlik raporlarında büyük bir gururla sunulan “2025 yılına kadar azınlık temsilini %35’e çıkarma” gibi hedefler, bugün hukuki birer “delil” olarak masada. Bu durum, kurumsal dünyada yıllardır parlatılan sosyal sorumluluk vaatlerinin, değişen siyasi ve hukuki konjonktürde nasıl birer risk yönetimi krizine dönüşebileceğini gösteriyor. Soruşturma, işten çıkarmalardan terfi kriterlerine kadar Nike’ın 2018’den bu yana tüm verilerini didik didik ediyor.
Sorgulayıcı Bakış: Kapsayıcılık Kotaya mı Takıldı?
Peki, bir şirketin dezavantajlı grupları destekleme çabası, ne zaman “başka bir grubun hakkını ihlal” etmeye başlar? Nike vakası, ESG’nin (Çevresel, Sosyal, Yönetişim) “Sosyal” ayağında dengelerin ne kadar hassas olduğunu kanıtlıyor. Şirketler için çeşitlilik sadece bir “rakamsal kota” meselesi mi, yoksa gerçekten liyakate dayalı bir ekosistem mi? Federal soruşturma, “iyi niyetle” yola çıkan projelerin, hukuki sınırlar zorlandığında nasıl bir “ters ayrımcılık” etiketiyle markayı zora sokabileceğini tartışmaya açıyor. Nike’ın “şaşırtıcı ve sıra dışı” bulduğu bu hamle, küresel iş dünyasında DEI departmanlarının geleceğini ve bu programların sürdürülebilirliğini kökten değiştirebilir.
