WWF ve HP, Brezilya’daki Atlantik Ormanı’nda “anne ağaçlar” dikiyor. Kulağa romantik gelse de aslında bu durum sürdürülebilirliğin toprakla temasının net göstergesi…

Bazı haberler vardır, uzaktan bakınca iyi hissettirir ama yaklaştıkça içi boş çıkar. İnanın, bu hikâye onlardan değil. WWF ve HP’nin Atlantik Ormanı’nda başlattığı çalışma, “biraz ağaç dikelim, fotoğraf çekelim” kolaycılığına hiç benzemiyor. Burada mesele sayılar değil, yaklaşım. Yok olmanın eşiğine gelmiş bir ormanda, ekosistemi yeniden ayağa kaldırabilecek “anne ağaçlar” dikiliyor. Yani sadece büyüyen değil, etrafını da iyileştiren, başka yaşamları da mümkün kılan ağaçlar.

Atlantik Ormanı, Güney Amerika’nın en zengin ama en çok tahrip edilmiş ekosistemlerinden biri. Büyük kısmı tarım, kentleşme ve plansız büyüme yüzünden parçalanmış durumda. Tam da bu yüzden “anne ağaç” fikri önemli. Çünkü bu ağaçlar tek başına var olmuyor; çevresinde yeni bitkileri, böcekleri, kuşları ve zamanla daha büyük canlıları da çağırıyor. Orman yeniden bir bütün gibi davranmayı öğreniyor. Doğa, hafızasını hatırlıyor. Bu noktada iş dünyası devreye giriyor ve asıl soru ortaya çıkıyor: Bir şirketin doğayla ilişkisi bağış yapmaktan mı ibaret, yoksa doğrudan sorumluluk almak mı? HP’nin bu projedeki varlığı, sürdürülebilirliği rapor sayfalarından çıkarıp gerçek dünyaya taşıma çabasını gösteriyor. Karbon hesaplarından, hedef tablolarından çok daha somut bir yer burası: toprak, kök, su ve zaman.
Hızlı Bir Sonuç Beklenmesin!
İşin belki de en çarpıcı tarafı şu: Bu proje “hemen sonuç” vaat etmiyor. Orman bir çeyrek raporu gibi büyümüyor. Yıllar alacak, belki on yıllar. Ama tam da bu yüzden dürüst. Çünkü sürdürülebilir yaşam dediğimiz şey zaten hızlı değil; sabırlı, uzun vadeli ve biraz da alçakgönüllü olmak zorunda. Bugünün iş dünyasında hâlâ “sürdürülebilirlik bize ne kazandırır?” sorusu soruluyor. Oysa bu proje soruyu tersinden kuruyor: Biz bugüne kadar doğadan ne aldık ve neyi geri vermek zorundayız? Anne ağaçlar bu soruya cevap vermiyor, ama cevabın nerede aranması gerektiğini gösteriyor.

Türkiye’den bakınca hikâye daha da tanıdık geliyor. Orman yangınları, su stresi, betonlaşma… Doğayla ilişkimiz çoğu zaman kriz anlarında hatırlanıyor. Oysa bu tür projeler şunu söylüyor: Doğayı kurtarmak bir refleks değil, bir strateji. Ve bu strateji, sadece çevre için değil, işin geleceği için de hayati.
