“Sürdürülebilirlik ve iklim kriziyle mücadele özü itibarıyla teknik olduğu kadar, hatta belki daha da fazla, insani bir konu… Bu mücadele; kararlarla, önceliklerimizle, alışkanlıklarımızla ve ne kadar istekli olduğumuzla şekilleniyor.”
Röportaj: Nüshet Çamuşoğlu

Türkiye’de sürdürülebilir yapılaşma ve yeşil dönüşüm tartışmaları, risk, finansman ve rekabet başlıklarıyla birlikte ele alınması gereken kritik bir eşiğe gelmiş durumda. İnşaat ve gayrimenkul sektörü, iklim krizi, artan maliyetler, mevzuat baskısı ve yatırımcı beklentileri arasında yeni bir yol haritası ararken; sürdürülebilirlik kavramı da “ekstra bir tercih” olmaktan çıkıp işin merkezine yerleşiyor. Yeşil İş Platformu Dergisi olarak, Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği (ÇEDBİK) Başkanı Dr. Emre Ilıcalı ile sürdürülebilirliği çevresel, ekonomik ve sosyal boyutlarıyla; binalardan şehirlere, teknolojiden mevzuata uzanan geniş bir çerçevede ele aldık.
Sürdürülebilirliği hem çevresel hem ekonomik hem de sosyal boyutlarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sürdürülebilirliği aynı sistemin üç dişlisi gibi görüyorum. Çevre tarafında karbon, enerji, su, malzeme ve biyoçeşitlilik konuşuyoruz, ekonomik tarafta aslında işin özü toplam yaşam döngüsü maliyeti (capex değil sadece, opex + bakım + risk + değer). Sosyal tarafta da “Bu bina içindekileri nasıl etkiliyor?” sorusu var: Sağlık, konfor, erişilebilirlik, güvenlik, dayanıklılık vs.
Enerji verimli, karbonu düşük bir bina, işletme maliyetlerini azaltıyorsa, kullanıcı sağlığına ve konforuna katkı sağlıyorsa ve uzun vadede değerini koruyorsa gerçekten sürdürülebilir diyebiliriz. Son dönemde bazı firmalar sürdürülebilirliği daha çok ekonomik fayda ve kısmen sosyal etkiler üzerinden okuyup, çevresel tarafta sorumluluk almaktan kaçınıyor. Oysa bu yaklaşım, pazarda tercih edilme, finansmana erişim ve tedarik zincirinde yer alma gibi alanlarda rekabet riskine dönüşecektir. Bu nedenle elimizi taşın altına koymak kaçınılmaz.
İnşaat sektöründe sürdürülebilir uygulamaların benimsenmesinin önündeki temel zorluklar nelerdir?
En temel zorluklardan biri hâlâ kısa vadeli maliyet odaklı bakış açısı. İlk yatırım maliyetine aşırı odaklanılıyor; oysa bir binanın tüm yaşam döngüsü boyunca getireceği maliyetler, riskler ve değer kaybı çoğu zaman yeterince hesaba katılmıyor.
Mevzuat, pek çok uygulamayı zorunlu hale getirdi. Güneş enerjisi kullanımı, yağmur suyu ve gri su sistemleri, elektrikli araç şarj altyapıları, çeşitli enerji verimliliği uygulamaları ve düşük emisyonlu malzeme kullanımı buna somut örnekler. Bu alanlarda ürün ve çözüm üreten sektörlerin de hızla gelişmesiyle birlikte, ilk yatırım maliyeti artık yeşil bina ve sürdürülebilir yapılaşma için geçerli bir bahane olmaktan çıkıyor.
Ölçme ve veri eksikliği de ciddi bir sorun. Enerjiyi, suyu ve iç ortam kalitesini düzenli ölçmeden etkin yönetim sağlamak mümkün değil. Tasarım, uygulama ve işletme aşamalarındaki kopukluk da sürdürülebilirliğin sahada karşılık bulmasını zorlaştıran bir unsur.
Bence asıl kritik zorluklardan biri, Türkiye inşaat sektöründe sürdürülebilirlik başlığının vizyon ve farkındalıkla ele alınmamasıdır. Ne yazık “mış gibi” yaparak süreci geçiştirmeye çalışan firmalarla karşılaşıyoruz. Oysa bu yaklaşım, riskler doğuracak: Firmalar, ihtiyaç duydukları finansmana çok daha yüksek maliyetlerle erişecek ya da hiç erişemeyecek. Sonuç ise yaptırımlar ve piyasa baskıları nedeniyle rekabet avantajlarını kaybetmeleri olacak.
*Röportajın tamamı Yeşil İş Platformu Dergisi Ocak sayısında…
