Bir türün nesli tükendiğinde çoğu zaman bir sayı daha istatistiklere ekleniyor. Bir bitki, bir böcek, bir mantar ya da bir deniz canlısı artık yok. Haber kısa sürüyor, gündem değişiyor. Oysa kaybolan şey yalnızca o türün kendisi olmayabilir. Onun sahip olduğu ve insanlığın henüz fark etmediği bir özellik, bir kimyasal bileşik, bir savunma mekanizması, bir malzeme özelliği ya da bir ekosistem işlevi de aynı anda ortadan kalkıyor olabilir.

Doğa, Milyonlarca Yıllık Bir Ar-Ge Laboratuvarı
Çünkü doğa, insanlığın henüz tamamını okuyamadığı dev bir biyolojik bilgi arşivi. Milyonlarca yıllık evrim boyunca canlılar; ısıya, su kıtlığına, basınca, hastalıklara, ışığa, kuraklığa ve enerji kullanımına ilişkin sayısız probleme kendi yöntemleriyle çözümler geliştirdi. İnsanlık ise son yıllarda bu çözümleri taklit etmeye, yani biyomimikri yoluyla teknolojik ve tasarımsal yeniliklere dönüştürmeye çalışıyor. Lotus yaprağının suyu ve kiri yüzeyinden uzaklaştırma biçimi, köpekbalığı derisinin yüzey özellikleri, örümcek ipeğinin olağanüstü dayanıklılığı ya da termit yuvalarının doğal havalandırma sistemleri bunun bilinen örneklerinden yalnızca birkaçı. Doğadan öğrenilen prensipler; malzeme biliminden mimarlığa, tıptan enerji teknolojilerine kadar farklı alanlarda yeni çözümlerin geliştirilmesine ilham veriyor.
Fakat burada tuhaf bir çelişki ortaya çıkıyor: İnsanlık geleceğin teknolojilerini geliştirmek için doğayı incelerken, araştırabileceği doğal sistemleri aynı hızla kaybediyor.
Henüz Bilmediğimiz Değerin Fiyatı Yok
Üstelik kaybın büyüklüğünü ölçmek kolay değil. Bilinen bir türün ekonomik değerini hesaplayabilir, bir ekosistemin tarıma, su kaynaklarına veya karbon döngüsüne katkısını tahmin edebiliriz. Ancak henüz incelenmemiş bir canlının gelecekte hangi bilimsel keşfe dönüşebileceğini hesaplamak çok daha zor.
Bir bitkinin bünyesindeki bir molekülün yeni bir ilacın başlangıç noktası olup olmayacağını, bir deniz canlısının ürettiği bir proteinin yeni bir biyomalzemeye ilham verip vermeyeceğini ya da bir organizmanın hayatta kalma mekanizmasının geleceğin mühendislik problemine çözüm sağlayıp sağlamayacağını, o canlı ortadan kalktığında artık öğrenemeyebiliriz. Bu nedenle biyoçeşitlilik kaybının maliyeti yalnızca bugün kaybedilen ekosistem hizmetleriyle sınırlı değil. Aynı zamanda gelecekte ortaya çıkabilecek inovasyonların seçeneklerini de daraltıyor olabilir. Buradaki “maliyet” kavramı şirketler açısından özellikle önemli. Çünkü geleneksel ekonomik hesaplar çoğunlukla mevcut değere odaklanıyor: Bir ormanın kereste, karbon tutumu veya turizm değeri; bir arının tarımsal üretime katkısı; bir genetik kaynağın bugün bilinen kullanım alanı. Oysa doğanın ekonomik değerinin önemli bir bölümü henüz keşfedilmemiş olabilir. Başka bir ifadeyle, şirketler ve ekonomiler yalnızca mevcut doğal sermayeyi değil, gelecekteki inovasyon kapasitesini de tüketiyor olabilir.
Bu bakış açısı biyomimikriyi de yalnızca “doğadan ilham alan tasarım” olmaktan çıkarıyor. Doğal sistemler aynı zamanda araştırma ve geliştirme açısından benzersiz bir kaynak sunuyor. Ancak bu kaynağın önemli bir özelliği var: Fabrikada yeniden üretilemiyor. Bir türün yok olmasıyla birlikte, o türün milyonlarca yıllık evrimsel geçmişinin ürettiği benzersiz özellikler de geri döndürülemez biçimde kaybolabiliyor.
Dahası, doğadaki ilişkilerin tamamını henüz anlamış değiliz. Bir türün tek başına sahip olduğu bir özellik kadar, başka türlerle kurduğu ilişkinin de değeri olabilir. Toprakta yaşayan mikroorganizmalar, bitkiler, böcekler ve mantarlar arasındaki ilişkilerin tamamı henüz çözülebilmiş değil. Dolayısıyla bir ekosistemin parçalarını kaybetmek, yalnızca tek tek türleri değil, aralarındaki henüz keşfedilmemiş etkileşimleri de ortadan kaldırabilir.
Bu durum, biyoçeşitlilik krizini yalnızca çevresel bir mesele olarak görmenin neden yetersiz olduğunu gösteriyor. Konu aynı zamanda bilim, teknoloji, sağlık, tarım, malzeme geliştirme ve rekabet gücüyle ilgili. Bugün “doğayı koruma” başlığı altında ele alınan bir alan, yarının inovasyon politikasının parçası olabilir.
Burada şirketler için de rahatsız edici bir soru var: Doğal kaynakları yalnızca üretimin girdisi olarak mı görüyoruz, yoksa henüz keşfetmediğimiz bir bilgi ve inovasyon kaynağı olarak mı?
Çünkü kaybedilen her türün ekonomik değerini bugün bilmek mümkün olmayabilir. Hatta belki de asıl sorun tam olarak bu. Değerini henüz keşfetmediğimiz için kaybını da fiyatlandıramıyoruz.
Editörün Görüşü
Biyoçeşitliliğin değerini hesaplamaya çalışıyoruz. Ormanların karbon kapasitesini, arıların tarımsal üretime katkısını, sulak alanların su döngüsündeki rolünü, doğal kaynakların ekonomik karşılığını ölçüyoruz. Peki henüz keşfetmediğimiz değeri nasıl hesaplayacağız? Bir türün yok oluşundan sonra “aslında bize ne sağlayabileceğini bilmiyorduk” demek, ekonomik açıdan oldukça pahalı bir cehalet biçimi olabilir.
Üstelik teknoloji geliştikçe doğayı daha iyi anlayacağımızı varsayıyoruz. Oysa doğanın kendisini ortadan kaldırırken onu anlamak için ihtiyacımız olan veriyi de azaltıyoruz. Belki de biyoçeşitliliği korumanın en güçlü gerekçelerinden biri henüz keşfedilmemiş olmasıdır. Çünkü bugün işe yaramadığını düşündüğümüz bir canlı, yarının ilacı, malzemesi, üretim yöntemi veya teknolojik çözümü olabilir.
Doğanın bize ne kadar değer kattığını biliyor olabiliriz. Ama bize henüz ne katabileceğini bilmiyoruz. Asıl görünmeyen maliyet belki de burada.






