Haritalarda mavi görünen o devasa alanların büyük bölümü aslında hiçbir ülkeye ait değil. "Açık denizler" olarak tanımlanan bu bölgeler, dünya okyanuslarının yaklaşık yüzde 64'ünü ve gezegen yüzeyinin neredeyse yarısını oluşturuyor. Ancak ortak kullanım alanı olmak, uzun yıllar boyunca bu bölgeler için ortak koruma anlamına gelmedi. Aşırı avcılık, yasa dışı faaliyetler, plastik kirliliği ve derin deniz madenciliği gibi baskılar artarken, uluslararası sularda biyolojik çeşitliliği koruyacak bağlayıcı kurallar ise oldukça sınırlı kaldı.

Anlaşma Masadan Denize İnebilecek mi?
Birleşmiş Milletler öncülüğünde hazırlanan Açık Denizler Anlaşması, bu boşluğu doldurmayı amaçlıyor. Anlaşma; uluslararası sularda deniz koruma alanlarının oluşturulmasını, insan faaliyetlerinin çevresel etkilerinin daha sıkı değerlendirilmesini ve denizlerdeki biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik ortak karar alma mekanizmalarını güçlendirmeyi hedefliyor. İngiltere'nin de anlaşmayı onaylamasıyla birlikte sürece katılan ülke sayısı artarken, uzmanlar asıl başarının diplomatik destekten çok uygulamayla ölçüleceğini vurguluyor.
Kâğıt Üzerindeki Koruma Yetmez
Çevre kuruluşlarına göre anlaşmanın yürürlüğe girmesi tek başına açık denizleri korumaya yetmeyecek. Önümüzdeki süreçte hangi bölgelerin koruma altına alınacağı, bu alanların nasıl yönetileceği, finansmanın nasıl sağlanacağı ve ülkelerin yükümlülüklerini ne ölçüde yerine getireceği belirleyici olacak. Bir başka ifadeyle, okyanusların geleceği artık imzalanan metinlerden çok, alınacak somut kararlarla şekillenecek.
Açık denizler yalnızca deniz canlılarının yaşam alanı değil. Aynı zamanda gezegenin en büyük karbon yutaklarından biri olan okyanus ekosistemlerinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bu nedenle Açık Denizler Anlaşması, yalnızca deniz koruma politikalarının değil, küresel iklim hedeflerinin ve biyolojik çeşitlilik stratejilerinin de kritik yapı taşlarından biri olarak görülüyor. Özellikle 2030 yılına kadar kara ve deniz alanlarının yüzde 30'unun koruma altına alınmasını öngören küresel hedef açısından anlaşmanın etkin biçimde uygulanması büyük önem taşıyor.
Editörün Görüşü
İklim diplomasisi bize son on yılda önemli bir ders verdi: En zor kısım anlaşmaya varmak değil, anlaşmayı hayata geçirmek. Açık Denizler Anlaşması da şimdi tam bu eşikte duruyor. Çünkü okyanuslar, hangi ülkenin imzaladığıyla değil; hangi alanların gerçekten korunduğuyla ilgileniyor. Eğer koruma alanları yıllarca müzakere edilir, ekonomik çıkarlar ekolojik önceliklerin önüne geçer ve denetim mekanizmaları zayıf kalırsa, bugün atılan imzalar yarının kayıp ekosistemlerini geri getirmeye yetmeyecek. Peki, okyanusları koruyacak kadar hızlı karar alabiliyor muyuz, yoksa okyanuslar biz karar verene kadar değişmeye devam mı edecek? Aklımda deli sorular...






