İstanbul’daki COP31 başlangıç toplantısı, Türkiye’nin iklim liderliği iddiasını masaya yatırırken asıl soruyu da beraberinde getiriyor: Kağıt üzerindeki net sıfır taahhütleri, sahadaki fosil yakıt gerçekliğiyle ne zaman yüzleşecek?

İstanbul’da gerçekleştirilen COP31 Başlangıç Toplantısı, Türkiye’nin 2026’daki dev organizasyona ev sahipliği yapma niyetini küresel kamuoyuna bir kez daha ilan etti. Ancak bu adaylık, sadece otellerin dolacağı veya diplomatik trafiğin artacağı bir etkinlikten çok daha fazlasını ifade ediyor. Türkiye, Paris Anlaşması’nın ardından “2053 Net Sıfır” hedefini ulusal bir politika olarak belirledi; fakat İstanbul’daki bu ilk temaslar, masadaki hedeflerle sahadaki enerji yatırımları arasındaki mesafeyi de gün yüzüne çıkarıyor. Bir yanda yeşil finansman arayışı, diğer yanda hala enerji arz güvenliği bahanesiyle süregelen karbon yoğun politikalar… COP31 adaylığı, Türkiye için bu iki uç arasındaki o meşhur paradoksu çözme fırsatı mı, yoksa sadece bir “yeşil aklama” (greenwashing) vitrini mi olacak?
İklim Diplomasisinde “Kritik Eşik”
Toplantıda vurgulanan stratejik yol haritası, Türkiye’nin Akdeniz Havzası’ndaki iklim kırılganlığını bir liderlik fırsatına dönüştürme arzusunu yansıtıyor. İş dünyası temsilcileri ve politika yapıcılar için COP31, küresel iklim fonlarına erişim ve yeşil ticaret bariyerlerini aşmak için altın bir anahtar niteliğinde. Ancak sorgulanması gereken asıl nokta; yerel mevzuatın ve sanayicinin bu hıza ne kadar ayak uydurabileceği. İstanbul’daki başlangıç toplantısı, Türkiye’nin iklim masasında “oyun kurucu” olma isteğini teyit etse de, bu koltuğa oturmanın bedelinin “radikal bir yapısal dönüşüm” olduğu gerçeği hala masanın ortasında, biraz da görmezden gelinerek duruyor.
