Dünyanın “su kulesi” olarak bilinen Himalayalar bu kış beklenmedik şekilde çıplak kaldı. Kar yağmadı, buz birikmedi; sonuç yalnızca beyaz manzaraların kaybı değil, milyarlarca insanın su geleceğiyle ilgili ciddi bir soru işareti.

Kışın ortasında Himalayalar’a bakıp kar görememek kulağa tuhaf geliyor ama son yıllarda bu durum giderek normalleşiyor. Uzmanlar buna “kar kıtlığı” diyor: Ya kar hiç yağmıyor ya da yağsa bile yerde tutunamıyor. Oysa bu dağlar, Asya’nın en büyük nehirlerini besleyen doğal bir su deposu. Kar ve buzun yavaş yavaş erimesi, yıl boyunca tarımı, içme suyunu ve enerji üretimini ayakta tutan bir denge sağlıyordu. Şimdi o denge çatırdıyor.
Sorun yalnızca daha az kar değil; sistemin tamamı değişiyor. Kar örtüsü azaldıkça dağ yüzeyleri daha fazla ısınıyor, bu da erimeyi hızlandırıyor. Beyazın yansıtıcı gücü kayboldukça Himalayalar daha çabuk ısınıyor, kar döngüsü kendi kendini bozan bir spiral içine giriyor. Kış kısa, erime erken, yaz daha sert. Bunun etkileri şehir merkezlerinden çok uzakta gibi görünebilir ama öyle değil. Ganj’dan İndus’a, Mekong’dan Brahmaputra’ya kadar pek çok nehir bu dağlardan doğuyor. Kar azalınca nehirler önce düzensizleşiyor, sonra zayıflıyor. Tarım takvimleri şaşıyor, hidroelektrik üretimi sekteye uğruyor, suya bağımlı ekosistemler zorlanıyor.
Yerel halk için bu bir iklim grafiği değil, günlük hayat. Kışın kar beklenen köylerde toprak görünüyor, bahar erken geliyor ama su geç geliyor. “Eskiden böyle değildi” cümlesi bölgede sık duyuluyor. Aslında bu cümle, iklim krizinin en sade özeti olabilir. Himalayalar’daki kar kaybı bize şunu hatırlatıyor: İklim krizi yalnızca sıcaklık rekorlarıyla ilgili değil. Bazen mesele, yağmayan bir kar tanesiyle başlıyor. Ve o kar tanesi gelmediğinde, zincirleme etkiler binlerce kilometre uzağa kadar uzanıyor.
Belki de asıl soru şu: Kış hâlâ bildiğimiz kış mı, yoksa sadece takvimde kalan bir mevsim mi?
