Oxfam’ın yeni analizine göre, küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlamak için ayrılan 2026 karbon bütçesi, dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi tarafından yılın ilk 10 gününde tüketildi.

Takvimler daha ocak ayını yeni gösterirken, 2026’nın iklim açısından manevra alanı çoktan daraldı. Bunun nedeni ani bir sanayi patlaması ya da küresel bir kriz değil; dünyanın en zengin kesiminin alışkanlıkları ve yatırımları. Oxfam’ın hesaplamalarına göre, en zengin yüzde 1’lik nüfusun kişi başına düşen emisyonları, iklim hedefleriyle uyumlu kabul edilen “adil payı” yılın daha ilk günlerinde tüketiyor. Üstelik bu tablo, yalnızca özel jetler, lüks yaşamlar ve yüksek tüketimle sınırlı değil; fosil yakıt ağırlıklı yatırım portföyleri de bu karbon yükünün önemli bir parçasını oluşturuyor.
Asıl çarpıcı olan ise çelişki: Küresel karbon bütçesini en hızlı tüketenler, iklim krizinin etkilerini en az hissedenler. Buna karşılık, emisyonlara en az katkı sağlayan düşük gelirli topluluklar, iklim kaynaklı kuraklıklar, seller ve gıda krizleriyle baş etmeye çalışıyor. Bir başka deyişle, karbon hesabı yukarıda yapılıyor, bedeli aşağıda ödeniyor. Oxfam, bu eşitsizliğin devam etmesi hâlinde iklim uyum maliyetlerinin önümüzdeki on yıllarda trilyonlarca dolara ulaşabileceğine dikkat çekiyor.
Raporun satır aralarında net bir soru var: İklim krizi gerçekten “hepimizin” mi? Eğer öyleyse, neden sorumluluk bu kadar eşitsiz dağılıyor? Uzmanlara göre, Paris Anlaşması hedeflerine yaklaşabilmek için en zengin kesimin emisyonlarını neredeyse tamamen azaltması gerekiyor. Bu da bireysel tercihlerden çok, yatırım kararlarını, vergi sistemlerini ve yüksek karbonlu sektörleri hedef alan politikaları gündeme getiriyor. Görünen o ki iklim krizi artık sadece doğa ile ilgili bir mesele değil; servet, güç ve sorumluluk arasındaki dengenin de ciddi biçimde sorgulanmasını gerektiriyor.
