Dünya 2025’i iklim krizinin artık “gelecek senaryosu” değil, günlük hayatın bir parçası olduğu bir yıl olarak kapatıyor. Rekor sıcaklıklar, yıkıcı afetler ve yarım kalan küresel kararlar… Türkiye ise bu tabloyu uzaktan izleyen değil, bizzat yaşayan ülkelerden biri.

2025’in iklim bilançosuna bakınca ilk dikkat çeken gerçek şu: Artık “olağanüstü” diye bir şey kalmadı. Aşırı sıcaklar istisna olmaktan çıktı, seller daha sık ve yıkıcı, yangınlar daha uzun soluklu, kuraklık ise daha inatçı. Küresel ölçekte yıl, kayıtlara geçen en sıcak yıllar arasına girmeye aday. Atmosferdeki sera gazı yoğunluğu artmaya devam ederken, dünya bir yandan bu yeni normale alışıyor, bir yandan da bunun bedelini giderek daha ağır ödüyor.

Türkiye bu hikâyenin kesinlikle kenarında değil. Yaz aylarında peş peşe gelen sıcak hava dalgaları, özellikle büyük şehirlerde gündelik yaşamı zorlaştırdı; klima kullanımı ve enerji tüketimi rekor seviyelere çıktı, sağlık riskleri görünür biçimde arttı. Uzun süre gündemde kalan baraj doluluk oranları, “su stresi” kavramını akademik raporların dışına taşıdı; mutfakta, banyoda ve tarımda hissedilen bir gerçekliğe dönüştürdü. Ege ve Akdeniz’de yaşanan büyük orman yangınları ise iklim krizinin artık yalnızca çevresel bir mesele değil, doğrudan ekonomik ve sosyal bir sorun olduğunu bir kez daha gösterdi. Yangın sonrası kaybedilen sadece ormanlar değil; tarım alanları, turizm gelirleri ve yerel yaşamlar oldu.

Dünya genelinde tablo da farklı değildi. 2025, iklim kaynaklı afetlerin ekonomik maliyetinin astronomik boyutlara ulaştığı yıllardan biri olarak kayda geçti. Sel, fırtına, yangın ve sıcak hava dalgaları milyarlarca dolarlık hasara yol açtı. Ama asıl çarpıcı olan şu: Bu felaketlerin büyük bölümü artık “beklenmedik” değil. Bilim insanları yıllardır aynı noktaya işaret ediyor, raporlar yayımlanıyor, senaryolar çiziliyor. Buna rağmen uygulamada hâlâ ciddi bir boşluk var. Uyum politikaları gecikiyor, riskler bilindiği halde önlemler yetersiz kalıyor.

Denizler ise 2025’in en sessiz ama belki de en kritik başlıklarından biri oldu. Okyanus sıcaklıklarındaki artış, geniş çaplı mercan beyazlamalarını beraberinde getirdi. Bu durum yalnızca doğa koruma çevrelerini değil; balıkçılıktan turizme, gıda güvenliğinden kıyı ekonomilerine kadar pek çok alanı doğrudan ilgilendiriyor. Akdeniz’de yükselen deniz suyu sıcaklıkları, Türkiye kıyılarında da ekosistem değişimlerini daha görünür kıldı; bazı türler geri çekilirken, bazı istilacı türler gündelik haberlerin konusu haline geldi.

Peki siyaset bu tabloya ne kadar karşılık verdi? 2025, iklim diplomasisi açısından pek çok uzman tarafından “kaçırılmış fırsatlar yılı” olarak anılmaya aday. Uluslararası zirvelerde güçlü söylemler vardı; hedefler, taahhütler, yol haritaları sıkça dile getirildi. Ancak fosil yakıtlardan çıkış konusunda bağlayıcı ve hızlandırıcı adımlar yine sınırlı kaldı. Gelişmekte olan ülkeler, iklim finansmanı ve uyum desteği için daha fazla kaynak talep ederken, gelişmiş ülkelerle aradaki makas kapanmadı. Türkiye de bu denklemde, hem iklim riskleri yüksek hem de dönüşüm için ciddi finansman arayışı içinde olan ülkeler arasında yer aldı.
Yine de tablo tamamen karanlık değildi. 2025’te bazı koruma programları somut sonuçlar vermeye başladı; belirli türler için olumlu gelişmeler kayda geçti, deniz ve kara ekosistemlerini korumaya yönelik yeni uluslararası iş birlikleri gündeme geldi. Yenilenebilir enerji yatırımları pek çok ülkede hız kazandı, şehirler iklim uyum planlarını daha ciddiye almaya başladı. Küçük ama önemli adımlar… Asıl sorun ise şu: Bu adımlar, krizin hızına yetişmekte hâlâ zorlanıyor. Peki, sizce 2025 iklim krizi açısından bir dönüm noktası mıydı?
