Karbon piyasaları uzun zamandır iklim dünyasının en tartışmalı araçlarından biri.
Bir tarafta şirketlerin emisyonlarını azaltacak projelere finansman sağlayabilecek büyük bir kaynak var. Diğer tarafta ise kalitesi, ek katkısı ve gerçekten ne kadar emisyon azalttığı tartışmalı krediler nedeniyle piyasaya duyulan güven sorunu bulunuyor.

Şimdi uluslararası alanda yeni bir hamle geliyor: Piyasayı büyütmek, ama bu kez “yüksek bütünlüklü” karbon kredileri etrafında büyütmek.
İngiltere, Singapur ve Kenya’nın eş başkanlığını yaptığı Karbon Piyasalarını Büyütme Koalisyonu, şirketlerin yüksek kaliteli karbon kredilerine yönelik talebini artırmayı ve özel sermayeyi iklim yatırımlarına yönlendirmeyi amaçlıyor. Türkiye, Gana ve Lüksemburg’un katılımıyla koalisyonun üye sayısı 14’e yükseldi.
Türkiye’nin katılımı...
Çünkü Türkiye yalnızca koalisyonun yeni üyelerinden biri değil; aynı zamanda COP31’in ev sahibi.
Kasım ayında Antalya’da gerçekleştirilecek COP31’de iklim finansmanı ve uygulama gündeminin öne çıkması beklenirken, koalisyon da zirvede hükümetlerin karbon piyasalarında talebi artırmak için kullanabileceği politika seçeneklerini ortaya koyan bir politika rehberi yayımlamayı planlıyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin koalisyona katılması, COP31 öncesinde karbon piyasalarının yalnızca teknik bir emisyon ticareti başlığı olmaktan çıkıp iklim finansmanının nasıl büyütüleceği tartışmasının bir parçası haline geldiğini gösteriyor.
Üstelik Türkiye’nin geçen yıl yürürlüğe giren İklim Kanunu, ülkenin kendi karbon piyasası için hukuki zemini de oluşturmuş durumda.
Piyasa büyürse iklim de kazanacak mı?
İşte asıl kritik nokta burası.
Koalisyon, yüksek bütünlüklü karbon kredilerine yönelik talebin artırılmasıyla 2030’a kadar yılda 50 milyar doların üzerinde ek iklim finansmanı yaratılabileceğini öngörüyor. Bu kaynak; emisyon azaltımı, karbon giderimi, yenilenebilir enerji ve doğa temelli projelerin finansmanına yönlendirilebilir.
Fakat karbon piyasalarının geçmişi, “piyasa büyüdü” ile “emisyonlar azaldı” arasında otomatik bir bağlantı olmadığını gösteriyor.
Bir kredinin gerçekten ilave bir emisyon azaltımı yaratıp yaratmadığı, hesaplamasının güvenilir olup olmadığı ve başka bir yerdeki emisyonu yalnızca kâğıt üzerinde dengeleyip dengelemediği, piyasanın geleceğini belirleyecek.
Bu nedenle koalisyonun ortak ilkelerinde yüksek çevresel bütünlük, daha fazla şeffaflık ve şirketlerin gerçek karbonsuzlaşma çabalarını tamamlayan bir karbon kredisi kullanımı vurgulanıyor.
Karbon kredisi, karbonsuzlaşmanın yerine geçebilir mi?
Hayır. En azından piyasanın savunduğu modelin temel iddiası bu değil.
Karbon kredilerinin, şirketlerin kendi operasyonlarındaki emisyon azaltımlarının yerine geçmekten çok, azaltılması kısa vadede zor olan emisyonlar için tamamlayıcı bir araç olması hedefleniyor. Koalisyonun yaklaşımı da karbon kredilerinin kurumsal karbonsuzlaşma stratejileriyle uyumlu kullanılmasını öngörüyor.
Bu ayrım önemli. Çünkü karbon piyasalarının yeniden büyümesi, şirketlerin “emisyonumu azaltmak yerine kredi satın alırım” kolaycılığına dönüşürse piyasanın en büyük sorunu olan güven açığı daha da büyüyebilir.
Türkiye açısından ise mesele daha da somut.
Yeni karbon piyasasının kuralları şekillenirken, hangi projelerin kredi üreteceği, kredilerin nasıl ölçüleceği, doğrulanacağı ve izleneceği; şirketlerin bu kredileri nasıl kullanabileceği ve piyasanın uluslararası sistemlerle ne kadar uyumlu olacağı kritik hale gelecek.
COP31’de mesele fiyat değil, güven olabilir
Karbon piyasalarının geleceğinde belki de en değerli şey karbonun kendisi değil, bir tonluk azaltımın gerçekten bir ton olduğuna duyulan güven olacak.
Türkiye’nin koalisyona katılması bu açıdan önemli bir fırsat yaratıyor. Çünkü COP31, karbon piyasalarının yalnızca büyümesini değil, daha güvenilir ve işleyen bir finansman mekanizmasına dönüşüp dönüşemeyeceğini tartışmak için önemli bir küresel zemin sunabilir.
Piyasayı büyütmek kolay olabilir.
Peki güveni nasıl büyüteceğiz?






